Başbuğ’a göre Ülkücülük


Ülkücülük batı dillerinden dilimize giren idealistlik kelimesiyle aynı olan bir anlam belirtmektedir. Ülkücülük veya idealizm insan kafasının içinde elde edilmesi, varılması en mükemmel, en güzel, kendisini mutlu edecek hedeflerin tasarlanması ve bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için arzu gösterilmesi ve çalışılması anlamını taşır. İnsanlar arasında idealistler yetişmeseydi insanlık bugün dünyayı aydınlatan birçok gelişmelerini, birçok alanlardaki yükselişlerini sağlayamazdı. Her gerçek, her fikir önce insanların kafasında bir hayal olarak doğar. İnsanlar hayal ederler. Hayal kurarlar. Bu hayalleri kendileri için iyi olan, kendilerinin özledikleri, elde etmekle mutluluk duyacakları birtakım istekleri, birtakım özleyişleri belirtir. İnsanlar hayalleriyle büyük ölçüde insan olurlar. İnsanlar hayalleriyle diğer canlılardan bir ayrıcalık gösterirler ve gerçekten insanlık vasfını kazanmış olurlar.

 İşte ülkücülük de yani idealizm de insanların ve insan toplulukların kendileri için varılması mutluluk sağlayacak, varılmasıyla en gelişmiş, en yükselmiş bir durum sağlayacak, bir hayalin düşünülmesi ve insan beyninde tasarlanarak şekillendirilmesidir. Her toplumda idealistler vardır, ülkücüler vardır ve ülkücülerin, idealistlerin bulunuşu toplumlar için bir saadettir; büyük bir talihtir! Türk milleti için bizim düşündüğümüz ülkü nedir? Türk milleti için tasarladığımız ideal nedir? Her şeyden önce Türk milletinin ahlâkta, maneviyatta, insanlık duygularında en yüksek seviyede bulunması, yaşaması ve ilimde, teknikte dünyanın en ileri gitmiş varlığı hâline gelmesi ve ekonomik açıdan kalkınmış, tarımını modern tekniğe göre geliştirmiş ve modern sanayii kurulmuş, refahlı bir toplum hâline gelmesi, Türk toplumu için bir Türk milliyetçisinin düşüneceği ülkünün esaslarından mühim bir kısmını teşkil etmektedir.

Yorum (0) Tıklanma: 1560

Devamını oku...

Ankara’da Karlı Gün


8 Nisan 1997…

Ülkücü hareketin en yüce duygularından birisidir, ahde vefa.  Ülkücüler; sahibi oldukları fikriyatın ve mensubu oldukları Ülkü Ocakları’nın kurucusu olan Türk milletinin son başbuğu Alparslan Türkeş’e olan vefa borçlarını zerre kadar da olsa ödeyebilmek için o gün orada toplandılar. Veda ediyorlardı sevdalılarına, cennete yolluyorlardı…

Acıyı en iyi sükût anlatırdı… Yüreklerindeki sonsuz çığlıkları sükûtlarında gizliydi. Ne denebilirdi ki, hangi sözcükler anlatabilirdi ki acılarını… O manzaradan başka…

Allah-u Teâlâ kerametini göstermişti. Nisan ayında olmayacağı oldurmuştu; kar vardı, tipi vardı, boran vardı. Ne hacet ki kar yürekte yanan ateşi söndürebilsin. Fakat sanki doğa da anın hüznünü hissediyordu. Güneş gözyaşlarını saklamak adına saklanmıştı, gözden kaybolmuştu, esamesi okunmuyordu.  Bulutlar ağyarlığa mahal bırakmayacak şekilde acı ahzân ile yüklüydüler.  Toprak, toprak… Sahi ya, toprak görünmüyordu ki üzerini kaplayan eşref-i mahlûkat sayesinde… Mahşer günü olsa ancak böyle olurdu.

Yorum (0) Tıklanma: 1759

Devamını oku...

Ziya Gökalp Kimdir?


Osmanlı’nın son dönemlerinde, Fransız İhtilali’nin rüzgarıyla alevlenen milliyetçilik akımı Osmanlıyı bölünmeye sürüklemiştir. Bu fikriyatın Türk milleti üzerine inşasını ise sistematik olarak gerçekleştiren kişi Ziya Gökalp’tir. Kendi fikir sisteminin en anlamlı ve açık tanımını ’Muasır bir İslam Türklüğü ibda etmeliyiz’’[1]şeklinde ifade eden Ziya Gökalp bir cihan imparatorluğunun çöküşüne, Türkiye Cumhuriyeti’nin ise kuruluşuna tanıklık etmiştir. Cumhuriyetimizin mimarı Atatürk kendisini ‘fikirlerimin babası ‘olarak anmıştır.
Gökalp, 1875 yılında Diyarbakır’da doğmuş olup asıl adı Mehmet Ziya’dır. Çocukluk yıllarını Diyarbakır’da geçiren Gökalp; Diyarbakır Askeri Rüştiyesi’nden mezun olmuştur. Küçük yaştan itibaren okumaya karşı olan hevesiyle dikkat çeken Gökalp; yüksek tahsil yapmak için imkan aradığı sıralarda zor günler geçirmekteydi. İlerleyen yıllarda Türkçülük fikrinin sistemetiğini yaratacak olan Gökalp, hayatına yön verecek kararları da vermek için çaba göstermekteydi. Bu sıralarda içine düştüğü psikolojik buhran Gökalp’i intahara kadar varan bir noktaya getirmişti. Alın kemiğine isabet eden kurşun beyne zarar vermediğinden bu girişim ölümle sonuçlanmamıştı. Hilmi Ziya Ülken, Gökalp’ın intihar sebebi olarak, Hocası Dr. Yorgi Efendi’den aldığı felsefe eğitimi ile ailesinden aldığı dini muhafazakâr eğitim arasında yaşadığı çatışmayı göstermektedir. Gökalp hocasının ateizm fikirlerinden etkilenmiş ve uzun bir süre bir çıkış yolu bulamamıştır. İlerleyen zaman içerisinde, tasavvuf üstüne eğilmesiyle bu kötü duygudan kurtulmayı başarmıştır.

Yorum (0) Tıklanma: 1619

Devamını oku...

Ziya Gökalp’in Hayatı


23 Mart 1876 tarihinde Diyarbakır’da doğdu. Asıl adı Mehmet Ziya. Babası yerel bir gazetede çalışıyordu. Eğitimine Diyarbakır’da başladı. Amcasından geleneksel İslam ilimlerini öğrendi. 1895 yılında İstanbul’a gitti. Baytar Mektebine kaydını yaptırdı. Buradaki öğretimi sırasında, İbrahim Temo ve İshak Sukûti ile tanıştı. Jön Türkler’den etkilendi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı. Muhalif eylemleri nedeniyle 1898’de tutuklandı. Bir yıl cezaevinde kaldı. 1900 yılında serbest bırakıldıktan sonra, Diyarbakır’a sürgüne gönderildi. 1908′e kadar Diyarbakır’da küçük memuriyetler yaptı. II.Meşrutiyet’ten sonra İttihat ve Terakki’nin Diyarbakır şubesini kurdu ve temsilcisi oldu. “Peyman” gazetesini çıkardı.

1909′da Selanik’te toplanan İttihat Terakki Kongresi’ne Diyarbakır delegesi olarak katıldı. Bir yıl sonra, örgütün Selanik’teki merkez yönetim kuruluna üye seçildi. 1910’da kurulmasında öncülük yaptığı İttihat Terakki İdadisi’nde sosyoloji dersleri verdi. Bir yandan da “Genç Kalemler” dergisini çıkardı. 1912′de Ergani Maden’den Meclis-i Mebusan’a seçildi, İstanbul’a taşındı. Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer aldı. Derneğin yayın organı “Türk Yurdu” başta olmak üzere Halka Doğru, İslam Mecmuası, Milli Tetebbular Mecmuası, İktisadiyat Mecmuası, İçtimaiyat Mecmuası, Yeni Mecmua’da yazılar yazdı. Bir yandan da Darülfünun-u Osmani’de (İstanbul Üniversitesi) sosyoloji dersleri verdi.

 

I. Dünya Savaşı’nda, Osmanlı Devleti’nin yenilmesinden sonra, bütün görevlerinden alındı. 1919′da İngilizler tarafından Malta Adası’na sürgüne gönderildi. 2 yıllık sürgün döneminden sonra Diyarbakır’a gitti, Küçük Mecmua’yı çıkardı. 1923′te Maarif Vekaleti Telif ve Tercüme Heyeti Başkanlığı’na atandı, Ankara’ya gitti. Aynı yıl İkinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Diyarbakır mebusu olarak girdi. Kısa süren bir hastalığın ardından, 25 Ekim 1924 tarihinde, İstanbul’da vefat etti.

Yorum (0) Tıklanma: 1464

Bir Fikir Adamı Olarak Ziya Gökalp


Bir insan düşünün ki, en olumsuz şartlarda, en olumsuz zamanlarda kendisini yetiştirmiş, fikirlerini ve görüşlerini düzenli bir şekilde kamuoyuna sunmuş olsun. Evet, Ziya Gökalp’ten bahsediyorum. O, milletimizin kendi içerisinden çıkardığı, Türk-İslâm kültürünü hayatının her köşesinde yaşamış ve yaşatmaya çalışmış son asrın

en büyük fikir adamlarımızdan birisidir. Fikir, siyaset, bilim ve sanat adamlığı özelliklerini kendi şahsında toplayabilen pek az insan vardır. Bunlardan bir tanesi de Ziya Gökalp’tir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde dünyaya gelmiş olan Ziya Gökalp, daha küçük yaşlarından itibaren ülkenin içinde bulunduğu olumsuz şartların farkına varmıştır. Ayrıca küçük yaşta babasını kaybetmiş olması onu bir buhrana sürüklemiştir.

Toplumun içinde bulunduğu yoksulluğu ve sıkıntıları daha küçük yaşlarda kendi bünyesinde yoğun bir şekilde hisseden bir insanın elbette ki şartlar karşısında acziyet içinde boyun bükmesi beklenemez.

Yorum (0) Tıklanma: 1535

Devamını oku...

Bir Mütefekkirin Devlette Fani Oluşu


“Dava adamı yarın için vaad ettiğini bugün emsal teşkil edecek şekilde yaşayandır.”

Her ne zaman zihnim yorgun ve çalkantılı olsa bu veciz söz tüm durulmaları beraberinde getirircesine dudaklarımdan dökülür. Bütün fırtınalar dindiğinde, bu yüce davanın şafağına özlemle bakarım ve kutlu günün medeniyet ışığı olacak mümtaz ve mübarek şahsiyetlerinden biri olarak Dündar Ağabey tüm azametiyle karşımda durur.

Şahsiyeti “Dava Adamı” tarif ve tabirinin adeta vucut bulmuş halidir. Tüm keder ve keşkelerimize rağmen kendisini yakinen tanıma fırsatı bulamamış olmamız, özellikle bu çağın tüm sıkıntıları düşünüldüğünde, bizler için büyük bir kayıptır. Sadece inanç ve idrak timsali olması değil aynı zamanda tam bir teslimiyet hali ve hedefe doğru sapmadan yüşüyüşü bu zat-ı muhteremi bizim aciz nazarımıza “Ağabey” olarak nakşetmiştir.

Yorum (0) Tıklanma: 1393

Devamını oku...

© Ulm Ülkü Ocağı | LOKKKUM 2012