Alperen'in Haberi Geldi

 

 
Güzel Türkeş’in vefatını, 5 Nisan Cumartesi sabahının şaşkınlığı içinde, yarı kavramış, yarı inanmış, birtakım sözler ve görüntülerle haber aldım.
Türk edebiyatı Vakfı’nda elinizde olan, Mayıs 283 sayılı Türk Edebiyatı dergimizi hazırlamak için toplanmışız. Hepsi de aynı memleketsever ruhta gençlerle düşünceler devşiriyor, yazılar okuyor; sevgi edebiyat, sanat dünyamızı her ay, yeniden kuruyoruz.
İşte öyle bir günde topluluğumuz, taze kaybettiğimiz millet kahramanı alperen Türkeş’le, hatıra yenilemek, sevgide, matemde daha fazla derinleşmek bize teselli oldu. Duygularımızı paylaşan .... ehli insanlarla, yüz yüze veya telefonlarla taziyeleşmek üzre sanki kendiliğinden bir araya gelmiştir.
Servet Kabaklı, bilmem ne için gittiği Urla’dan arıyor; yanında ağlamaklı sesler, "Ne yazacaksın amca!" lı sorular. "Bir satır yazmaya bile gücüm yok Servet..." diyorum. "Ama senden beklerler amca!" diyor. Yanındaki arkadaşlarının sesleri o mateme gözyaşlarıyla katılıyor.
Meğer Servet ve arkadaşları, O’nu, 10 gün önce, Ankara’da en son görenlermiş. Cennetmekân Galip Erdem’in cenazesine, Ankara Kocatepe’ye gitmişlerdi ya... İşte Servet o cenaze kalabalığı içinde, arkadaşı (İsa Yusuf Bey oğlu) Arslan Alptekin’i ararken camiden çıkan Alparslan Türkeş Bey’le yüz yüze gelmiş. Korumaların engeline rağmen yanına çağırmış. Elinden sımsıkı tutmuş da :
Servet! Sen eskisi gibi çok görünmüyorsun! demiş. Bak! Bu dünyada ölüm var. Helalleşmek de lâzım. Gel seni öpeyim! Amcana ve babana selâm et! Diye adeta keramet söylemiş. İşte bize duyurulan son sözleri, son haberi...
Günümüzün dava ve gönül adamı Türkeş ,inanılmayacak kadar uzun gelecek asırlara seslenmekte olan bir alperendir. Kesinlikle biliniz : Milletinin tarihini yaşayıp yaşatanların, ona yön verenlerin önündedir.
Arkadaşlarla, işte bu derin hasretler ve bu geniş boyutlar içinde görüşüyoruz : "Tabii, Türk Edebiyatı Dergisinin Mayıs sayısı Türkeş’e ayrılacak. Kapağa bir resim, bir de, resmi mânâlandıracak mısralar lâzım."
Onunla, ömrümüzü, dergimizi, vakfımızı dolduran, onun feyizli, hareketli günlerini; onun adi kinlere, kahra, zulme uğratıldığı acı günlerini yansıtan resimler, belgeler çok bizde çok ama mısralar?

Yorum (0) Tıklanma: 1605

Devamını oku...

Başbuğlar Ölmez

 

Henüz küçük bir çocukken bile, Türk İlleri’nde sızlayan onca Türk evlâdının sesini duyan ve kurtuluş için bir çığır başlatan, eşsiz Türk’e, Malazgirt’te bir destan yazan Sultan Alparslan’ın soyundan gelen ve kendisine de aynı ad yakıştırılan büyük vatanperver Ülkücü Başbuğ’a; .... Ne mutlu ona.
Çınarlar, ayakta ölür misali, Başbuğumuzda ayakta hayata gözlerini yumdu. Kara Eylülleri yaşadı. Öz evlâdı gibi sevdiği Ülkücü neferlerinin ölümlerine gözyaşlarıyla yol verip ağlamak istedi kimi zaman. Ama herşeyden önce O, bir liderdi. Güçlü olmalıydı... Türk Milliyetçiliği’ni kitleselleştiren ve tüm Türk Dünyası’nı aynı çatı altında toplamak isteyen bu büyük insan ki; Bize, idealist, mert, alçak gönüllü ve ahlâklı olmayı öğretmişti. Önceleri hayalinde yaşattığı mefkûresi suç kabul edilmiş ve olmadık işkencelere maruz kalmıştı. Oysa ki şimdi o büyük Başbuğ’un görüşleri devletin millî politikası haline gelmiş ve Türk Milliyetçiliği tek kurtuluş yolu olarak kendini göstermiştir.
Su için kediye bile, yaratılmışlığının güzelliğine ve Yaradan’ın büyüklüğüne bağlı olarak, saygı sevgisi vardı. İnsan kavramına çok değer veriyordu. Fikrinde ve işinde sevgiyi ön planda tutardı hep. Milyonlarca Türk insanını derinden etkiledi ve büyük bir kitleyi haklı bir davaya ulaşmak gayesiyle peşinden sürükledi.
Yaptıkları ve yapacakları, ülke için, bu ülkenin insanı içindi. "Dünü, bugününe eşit olan, zarardadır" prensibiyle hareket ederdi hep. Yorulduğunda oturup istirahate çekilmez, başka bir işle kendini dinlendirirdi. O feyzi de, kalbinde yanıp duran Türklük Ateşi’nden alırdı.

Yorum (0) Tıklanma: 3032

Devamını oku...

Çınarlar Ayakta Ölür

 

Geçtiğimiz Cuma gecesi canlı yayın bittikten sonra yorgun argın büroma döndüm. Cuma geceleri, beş günün stresi ve başlayacak hafta sonu tatilinin verdiği tatlı telaşla karışık tuhaf bir duygu verir bana.
Doğrusu hayatımdan memnundum o gece. Mesai arkadaşlarımla gerçekleştireceğim son toplantıdan sonra evimin yolunu tutacaktım.
Alışkanlık işte. Toplantı yapacak olmamıza rağmen farkında olmadan televizyonu açtım. Herkes gibi ben de arada sırada ekrana göz atıyordum.
Bir anda görüntüdeki alt yazıyı ayırt ettim. Alt yazılar her zaman ürkütür beni. Tıpkı telgraflar gibi, bilinçaltı, hep kötü haber alacağımızı zannettirir.
Ve korktuğum gibi kötü bir haber aldım. MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş vefat etmişti.
Bilinç dışı bir şekilde "Nasıl yani?" sorusu dökülmüş dudaklarımdan.
Ben, öğrencilik yılları 1980’li yıllara rastlayan bir insanım. Bizden bir ve iki kuşak önceki öğrenciler Tükiye’de siyasi hareketlere fazla karışıp, çeşitli çatışmalar meydana getirdikleri için, bizim kuşağımız bilinçli olarak apolitik yetiştirilmiş bir kitle oluşturur.
Daha önce yaşanan acılar yaşanmasın diye, gençlerin politikadan soğutulduğu bir dönemdir.
Doğrusu bundan da hiçbir zaman rahatsızlık duymadım.
12 Eylül ihtilâli, benim için o gün gelecek olan misafirlerin, sokağa çıkma yasağı konduğu için, gelememelerinden başka bir anlam ifade etmemişti.
Sonrasındaki sıkıyönetim uygulamaları da benim yaşımdaki insanları ilgilendirmiyordu. Yalnızca televizyonda sık sık Kenan Evren ve arkadaşlarını izliyorduk ve askerlik mesleği, yükselen değerler arasındaydı.

Yorum (0) Tıklanma: 1672

Devamını oku...

"İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn..."

 

Sadece Türkiye değil, Türk dünyası da ulu bir evlâdını kaybetti... 1917 yılında başlayan uzun, bereketli fakat çileli bir ömür son buldu... Türkçülük ile başlayan ve Türk-İslâm sentezi ile noktalanan bu büyük mücadelenin, asırlık çınarı, çadırın orta direği yok artık...
Millî Mücadele yıllarında büyüyen Alparslan Bey’in bütün hayatı bu mücadelenin izlerini taşır... Önceleri Türklük için zindanlara düşen bu mücadele zaman içerisinde Türk Devleti’nin millî politikası haline gelmiş ve Tûran Davası başarı ile noktalanmıştır.
Türk ve Müslüman kelimelerinin telâffuz dahi edilemediği dönemlerde, Dâvûdî sesi ile Türk gençliğine; "Hira Dağı kadar Müslüman ve Tanrı Dağı kadar Türk" olduğunu haykıran bu ses, büyük badirelere rağmen çığ gibi büyüyerek yirmibirinci yüzyıla kadar ulaştı.
İyi bir asker, örnek bir aile reisi, dürüst bir politikacı, çizgisinde hiç kırıklık olmayan bir cetvel gibi bir lider; tarihteki müstesna yerini aldı... Düşüncelerinden, inançlarından ve ideallerinden hiç sapmayan taviz vermeyen kişiliği ile Türk gençliğine "iyi insan, güvenilir devlet adamı" numûnesini gösteren Türkeş; Belki de en önemli özelliği ile, son yılların en karizmatik öğretmeni olarak anılacaktır... Türk gençliğinin yabancı ideolojilere hedef olduğu 1960-1980 döneminde gençliğimizi her türlü zararlı cereyanın dışında tutarak millî kimlik ve benliğinin korunmasında büyük gayretler sarfeden müstesna insan;bu alanda toplumumuza verilebilecek en iyi hizmeti sunmuştur. Misak-ı Milli hudutları dışında kalan Türk varlığını ilk defa gündeme getiren, korkmadan telâffuz eden ve Türk Dünyası Kurultayları ile hayata geçiren Alparslan Bey; milleti ve sevenleri tarafından haklı olarak "Başbuğ ünvanına" lâyık görünüyordu.
Türk Dünyası "Alparslan"ını kaybetti. Ancak; Tuğrullar, Çağrılar, Osmanlar, Orhanlar ve hatta Fatih’ler sırada bekliyor.
Türk’e hüzün yakışmaz... Türk’e yas tutmak olmaz... Türk’e durmak yaraşmaz!

Yorum (0) Tıklanma: 1610

Devamını oku...

Güle Güle Başbuğ

 

Cezaevi inkıtalarını saymazsanız, Türkeş’in isteği dışındaki bu ikinci yolculuğu. İlkini biliyorsunuz; Hindistan’a sürgün gitmişti.
O, olayı kendisinden dinledim.
Türkeş 27 Mayıs İhtilâli’nden sonra hem Millî Birlik Komitesi üyesi, hem de Başbakanlık Müsteşarı’ydı. Hem devlet, hem de hükümet başkanı olan Gürsel bir gün Türkeş’e, "Oğlum ben bunların hepsinin altından kalkamam. Sen gerekeni yap, önemli meselelerde bana bilgi ver" dedi. Türkeş de fiilen başbakan gibi çalışmaya başladı. "İhtilâlin Kudretli Albayı" lafı oradan...
Komitedeki fikir ayrılıkları ilk aylarda başladı. Bir grup baskın seçimle iktidarı hemen İsmet Paşa’ya devretmek istiyordu. Türkeş karşı çıkanlardandı.
Türkeş, "Ortalık yatışıncaya kadar Demokrat Parti yöneticilerini yurt dışına gönderelim..." diyordu. Karşısındakilerse lafa darağacından başlıyorlardı. Bir yandan da sözlerinden çıkmayacak hâkimler arıyorlardı. Gürsel’i de sürekli dolduruyorlardı :
- Türkeş bir gün Nasır rolüne soyunacak. Sizi de General Necip durumuna sokacak. Sizi ya öldürecek ya da tasfiye edip, bir yere hapsedecek.
İpler öyle gerilmişti ki, Millî Birlik Komitesi toplantılarında herkes tabancısını çıkarıyor, emniyetini açıp, masaya, elinin altına koyuyordu.
13 Kasım 1960 günü Türkeş için iyi başlamadı. Sabahın altısında kapısı çalındı. Dışarıda birkaç kişi vardı. Kimisi sivil, kimisi üniformalı askerdi. Bir zarf verdiler.
Türkeş zarfı açtı, içindeki yazıyı okudu :
"Milli Birlik Komitesi üyeliğinden azledildiniz. ikinci bir emre kadar evinizden çıkmanız yasaklanmıştır."
Türkeş o gün evinden çıkmadı.
Geceyarısını geçmişti ki, kapısı çalındı. Kapıda bir binbaşı, bir üsteğmen, birkaç da resmî ve sivil polis vardı :

Yorum (0) Tıklanma: 1363

Devamını oku...

Türkeş'e Son Görev


Dün Ankara’da büyük bir törenle toprağa verdiğimiz MHP lideri Alparslan Türkeş’i ilk defa, siyasetin kendisine yasak olduğu 1987 yılının Eylül ayında Gümüldür’deki yalısında arkadaşım Şerif Erdikici ile ziyaret etmiştik. O zaman gazeteciliğe yeni başlamış, genç, tecrübesiz muhabirlerdik. Merhum Türkeş’le ilk defa görüşecek, kafamızdaki sorulara cevap arayacaktık.
Doğrusu hayallerimizde heybetli, kudretli bir lider fotoğrafı vardı. O, 1980 öncesinin tartışmasız en büyük, en etkili liderlerinden biriydi. O, Ülkücülerin "Başbuğ"u idi. Kabul salonunda orta boylu, sert gö... bir liderle karşı karşıya kalınca doğrusu biraz rahatladık. Heyecânımız yatıştı. 80 öncesinde gençliği arkasından sürükleyen Başbuğ, insanlardan bir insandı. Türkeş, bendeki bu rahatlamayı hissetmiş olacak ki, tokalaşırken elimi bütün gücüyle sıktı, neredeyse çığlık atacaktım. Yasaklıydı, eli kolu bağlıydı ama yine gelen gideni çoktu, ülkenin geleceği için görüşlerini açıklamaktan kaçınmıyordu. Yasaklar liderleri küçültmüyor, belki daha da büyütüyordu.
"12 EYLÜL’ÜN MAĞDURUYUZ"
Sevenlerinin gözyaşları içinde uğurladığı Türkeş’in o gün bize söyledikleri de ilginçti... 12 Eylül’le ilgili sorumuza 2969 Sayılı Kanun’u hatırlatarak cevap veremeyeceğini söyleyen Türkeş, Ülkücü hareketi kastederek, "Bizler 12 Eylül’ün mağdurlarıyız" demişti. Devletin bekası için komünizme karşı verilen cansiperâne mücadelenin sonunda, binlerce ülkücü genç hayatını kaybetmiş ardından gelen askerî darbe ise, bir o kadar ülkücü genci demir parmaklıkların arkasına göndermişti... Türkeş, kendilerine yapılan bu muameleyi hiç hazmedemedi :
"Bugün, nasıl Güneydoğu Anadolu’da, dışarıdan desteklenen Marksist bölücü terör saldırıları varsa, 12 Eylül’den önce de aynı şekilde devletimiz terör saldırılarına uğramıştır. Biz, yani MHP ve Ülkücüler o ortamda terörün sorumlusu veya taraflısı değildik. O günkü terörün kurbanları ve mağdurlarıyız. Memleketimizin insanları tarihten gelen bir savunma içgüdüsü ile teröristlere karşı çıkmışlardır."

Yorum (0) Tıklanma: 1272

Devamını oku...

© Ulm Ülkü Ocağı | LOKKKUM 2012